14 Mart neden Tıp Bayramı?
(14-3-2005/NTV) “Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adlı tıp okulunun açılış tarihi olan 14 Mart 1827, ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul ediliyor.
Tıbbın ilk insanla birlikte başladığı söylense de, genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius’dur. Kendisinden ilk kez İlyada’da Homeros bahsetmiştir: “Çağır Asklepios oğlunu, kusursuz hekimi” demektedir. Önce Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yer eden, temeli doğu kültürüne dayanan ve tarihi M.Ö. 3000’ lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O’nun asası ile bütünleşmiştir. Hatta Asklepios sözcüğünün grekçe “Askalabos” sözcüğünden geldiği söylenir ki, bu da yılan anlamına gelir. Ve Asklepios’un şifa veren gücünü yılandan aldığı, halkın da adaklarını Asklepios’a değil de bu yılana sunduğu söylenir. Öyle ya da böyle, yılanlı asası ile Asklepios tıp tarihinin önemli dönemeçlerinden birini tutan bir sembol olarak yerini almıştır.
Mitolojiden öte, yaşadığı kesin olarak bilinen ve hizmetleri sonucu tıbbın
babası olarak kabul gören ise Hippocrates olmuştur. M.Ö. 460-450 yılları
arasında Kos adasında doğan ve babası da doktor olan Hipokrat’ın tıbba
katkıları ve getirdiği felsefe dünya tıp çevrelerince hâlâ kabul görür ve
bu sebeple bir çok ülkede hekimler mezun olurken “Hipokrat Andı” adı
altında meslek yemini ederler.
KİŞİLER DEĞİL
DE OLAYLAR YÖN VERMİŞ
Ülkemiz tarihine baktığımızda, bütün dünyanın kabul ettiği ve bu kadar
eskilere dayanan tıp büyüklerimizin olmadığını görmekteyiz. Türk
Doktorunun Bayramı’nda yer eden kişiler değil de olaylar olmuş.
Osmanlı tıbbı 15. ve 16. yüzyıllara kadar İslam tıbbının etkisi altında
kalmış. Bu sırada batıda 14. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans 15. ve
16. yüzyıllarda bütün Avrupa’ya yayılmış. Tıp alanında da birçok buluş ve
ilerlemeler kaydedilmiş. Osmanlı’da ise 17. yüzyıldan itibaren her sahada
ortaya çıkan bozulmalar tıp eğitiminde de kendini göstermiş ve tıp
medreseleri eskisi kadar yeni bilgilerle donatılmış hekimler yetiştiremez
olmuş. Ayrıca batıda yazılan Latince, İtalyanca, Almanca tıp kitaplarını
hekimler takip edememişler, dil bilen sayısının az olması, matbaanın
Osmanlı’ya geç giriş ve kitap basmanın 1729’da başlamasından dolayı
kitaplar tercüme edilmemiş ve yeterince basılamamış. Az sayıda bazı
Osmanlı hekimleri ve bilim adamları kendi çabaları ile dil öğrenerek bu
yenilikleri takip etmişler ve bu bilgileri de katarak kendi kitaplarını
yazmışlar. Ama bu bilgileri yine de hekim adaylarına yeterince iletememiş.
19. yüzyıla geldiğinde durum tıp eğitimi açısından pek içaçıcı değilmiş.
Tıp medreseleri eski parlak dönemlerini kaybetmiş, hatta bazıları kapanmış. Bu arada ortalığı azınlıklardan ve Avrupa’dan gelen, yabancı hekimler sarmış. Mütabbib (tabip olmayan sahte hekim) hekimler serbest hekimlik yaparak, orduda da görev alarak bir çok insanın ölümüne sebep olmuşlar. Bunların önlenmesi için birçok ferman çıkarılmışsa da engel olunamamış. Çünkü yeterli tıp eğitimi verilmediği gibi yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyormuş. İtalyanca ve Fransızca bilen az sayıda hekim gelişmeleri takip ederek çevresinde yararlı olmaya çalışmışlar. Bunlardan Şanizade Mehmet Ataullah (1771-1826), Mustafa Behçet Efendi (1774-1834) gibi büyük hekimler bu durumdan çok rahatsız olmuşlar ve yeni tıbbın tıp eğitimine girmesini savunmuşlar.
III. Selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir Tıphane açılması
düşünülmüş. Teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen III. Selim
buna cesaret edememiş, Rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vermiş.
(1805). O dönemin hekimbaşısı 21 yaşında ilk hekimbaşlığını yapan Mustafa
Behçet Efendi’ymiş. Bu dönemde de yeni tıp eğitimi veren bir Tıphane
kurulması için çaba sarfetmiş, ama amacına ulaşamamış. Nitekim Mustafa
Behçet Efendi, II. Mahmut zamanındaki hekimbaşlığı sırasında (53 yaşında)
tıp eğitiminin düzeltilmesi için yeniden büyük bir çaba içine girmiş ve
1827 yılında bu amacına ulaşmış.
Sultan II. Mahmut 1826 yılında uzun zamandır uğraştığı bir meseleyi
halletmiş. Düzeni tamamen bozulmuş olan yeniçeri Ordusu’nu ortadan
kaldırıp (17 Haziran 1826) yeni bir ordu kurmuş (Askair-i Mansure-i
Muhammediye). Bu yeni orduya bir hekim ve cerrah yetiştirilmesi
gerekiyormuş. Bunu fırsat bilen hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi 26 Aralık
1826’da II. Mahmut’a, arada da üç dilekçe vererek, yeni tıp okulunun
kurulmasının amacını, bu okulun nasıl ve nerede kurulacağı konusunda
teklifini yapmış ve Padişan da onaylamış.
14 MART
1827’DE TIP OKULU AÇILDI
Bizde tıp bayramının ne zaman kutlanacağı, ya da hangi tarihle
ilişkilendirilmesi gerektiği sorusu ancak yakın tarihimizde cevap
bulabilmiş. Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı
Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi
olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü
Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp
tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane
eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi
dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar
tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya
ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış.
Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan
sonra da serbest hekim oluyorlarmış.
Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip duzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’ya taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.
Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.
İLK KUTLAMA 1919’DA
İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp
öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye
çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa,
Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.
1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne
dahil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp
Fakültesi kurulmuş. Derken bugünlere gelinmiş...