Cânım. Cananım. Sevdiceğim. Bi’tanem. Kuzu sarmam. Yârim. Yârenim. Yavrum. Yavrucuğum. Gözlerinde yittiğim. Yüzünde sevindiğim. Saçlarını özlediğim.

Biliyorum, söylemeye geç kaldım. Senin bana ne anlama geldiğini anlamakta
aldandım. Sevdiğimi anlatmayı erteledim, hep sonraya bıraktım. Bak işte; sana
konuşuyorum şimdi. Yavrucuğum, can pârem, biricik tesellim. Sana söyleyemedim
ama sarıp sarmalaman cennetim oldu benim. İncecik sesin bütün baharların kuş
cıvıltıları oldu bana. Yarım-yamalak sözlerin ötelerden bin seslenişti bana.
“Baba!” dediğinde alnıma yıldızlar değdi, omzuma gökler indi. Bakışın tâ
ruhlar âleminde de özlendiğimin habercisiydi bana. Kırık dökük hecelerin
duyduğum en güzel şiirdi. Minicik parmakların avucumda, cennete çağıran
melektin bana..

Gözlerin kime bakar şimdi? Babacığını merak eder misin? Annene nazlanmak
istemez misin? Koşup kucaklamak ister misin beni? Ellerimde ellerinin boşluğu
büyüyor şimdi. Gözlerimde gözlerinin uçurumu derinleşiyor. Kokun çok uzakların
hasreti şimdi. Sana dokunmuş bir rüzgâr gelip de kalbimi ferahlatır mı acep?
Sana bakmış gözler bir gece gelip gözlerime değer mi? Bi’tanem, ne kadar çok
ışık var âlemde ama gözlerimizi buluşturamıyorlar ki. Güzelim, ne kadar çok
ses var yeryüzünde; ama dudaklarından hiç haber getirmiyorlar ki. Bak,
çiçekler açmak üzere yavrucuğum; senden bana, benden sana tozlar uçuşmuyor ki?
Ağlıyorum bi’tanem. İnan bana, şakacıktan değil bu defa. Koşup teselli etmeni
beklemiyorum. Yüzüme saçlarını değdirip gözlerime şaşkınca bakmanı, omzuma
ellerini koyup beni susturmanı beklemiyorum. Ağlıyorum bi’tanem, çünkü..
Ağlıyorum bi’tanem, çünkü sevgisiyle seni de beni de birbirimize sevgili
eyleyen En Sevgili de ağlamıştı. O’nun ağladığı gibi ağlıyorum. Gülüşünü
uzaklara gönderdiği İbrahim’i için O da gözlerinden yaş dökmüştü ya, yüzümdeki
nem ondan işte yavrucuğum. Yüzünü toprağa emanet ettiği yavrusu için O da
mahzun olmuştu ya; inan bana canım, sırf O ağladı diye ağlıyorum. Sen ağlama e
mi, bi’tanem. Sen hep gül. Gül ki, güller açsın cennetlerde. Gül ki, güldüğünü
bilip ben de güleyim. Kocaman bir teselli çöreklensin yüreğime. Kocaman bir
müjde bulut bulut gelsin, yağmur olup sele katsın beni de.

Belki de İbrahim’in babası, Sevgililer Sevgilisi, gönüllerin baş tacı
kucağında sevmiştir seni. Hep böyle teselli ediyorum kendimi. Canımızın
emanetçisi, son nefeste yoldaşımız, en büyük korkumuzda dostumuz, güzeller
güzeli melek, Azrail, kim bilir nasıl da güzel göründü sana. Söyle canım,
babanın tuttuğu gibi mi tuttu ellerinden? Canımın içi, rüyada olsun fısılda
bana, annen gibi kucaklayıp da mı götürdü seni yurduna? Başını okşadı mı
yetimler yetimi Muhammed [asm]? Gül kokusuyla seni sarıp sarmaladı mı? Senin
gibi babalarını mahzun bırakıp da yuvasına dönen, annelerini hıçkırıklara
boğup da giden kardeşlerinin cıvıltılarına kattı mı sesini? Yavrum,
yavrucuğum, O’na benden selam söyle e mi?
Sana salavat getirmeyi babam öğretti bana, de, olur mu? O’nun gözlerinin içine
içine bak e mi? Bak ki, bir gece rüyama girsin, senden haber getirsin bana.
Müjdeni getirsin. Kalbime kocaman bir bahar serinliği getirsin. O çok iyi
bilir babasızlığı da, annesizliği de; seni anlar, teselli eder seni.
Yetimleri, öksüzleri sevindirmekte üzerine yoktur O’nun. Tut ellerini, sakın
bırakma. Beni kucakladığın gibi kucakla Muhammed’i [asm] ciğer parem. Babana
sarılır gibi sarıl O’na. Yanından ayrılma sakın. Sen bilmezsin yavrum, ben de
bilmezdim ama O bilir evlat acısını, ümmetinin üzerine öylesine çok titrer ki,
söyle bize gelsin bir gece, cennet kokulu ellerinden tutup bize getirsin seni,
tutsun ellerimizden, yeniden sevindirsin bizi.
Yavrum, bi’tanem, canımın içi, ciğer parem, kalp sızım, ruh yoldaşım, elinin
sıcağını özlediğim, seni bize veren Rabb’imiz, seni hiç yoktan verdi. Hatırlar
mısın, bir zamanlar, ne ellerin vardı, ne gözlerin ne de yüzün. Biz yanında
değilken, sana senden yakın oldu. Senin adını biz bilmezken, seni O andı. Biz
senin varlığından bile haberli değilken, seni O var etti. Olmayan ellerinden O
tuttu. Gözlerinin olmadığını O gördü. Yüzüne gözlerini O koydu. Seni kimseler
görmezken O gördü. Seni kimseler duymazken O duydu. Seni bize sevimli eyleyen
yüzünü veren O oldu; yüzüne bizden önce baktı. Seni bizden önce sevdi. Ve
elbette, seni bizden çok sevdi. Seni bize sevilesin diye verdi. Seni bize
sevinesin diye verdi. Seni bize sevinelim diye verdi.
Bi’tanem, bizdendin ama bize ait değildin. Emanettin bize, iki gözüm, sadece
emanet. Ödünç verilmiştin, sadece ödünç. Sadece yanımızdaydın, şimdilik
beraberdik, o kadar. Ama unuttuk, her şeyi unuttuğumuz gibi, senin de
geldiğini ve gidebileceğini unuttuk.
Kokusu cennetim, bakışı güneşim, dokunuşu baharım, sesi cihanım, evladım, seni
çok sevdim. Çok sevdirildin bana. Kalbini kalbime ısındırana emanet ol.
Kalbimi kalbine sevdirene emanet olasın. Değil mi ki, seni bana veren beni
bana verendir. Beni de seni de birbirimize bağışlar elbet. Değil mi ki, seni
benden alan seni bana verendir. Seni benim yanımda tutar elbet.
Yavrum, yavrucuğum, bi’tanem; biz ayrılmadık, hiç ayrı kalmadık. Sadece
aramızdaki bahçe büyüdü. Sen öte kenarında ben beri kenarında; bahçede
çiçeklerin tozarmasını bekliyorum şimdi. Senin gibi gülsünler diye
menekşelerin başını okşuyorum şimdi. Senin gibi seslensinler diye bülbüllerin
ayak seslerini bekliyorum şimdi..
Bekliyorum…
Not: Evlat acısı yaşayanlar adına yazdığım bu yazıyı, onlar adına gözyaşı
dökerek yazdım. Çocuklarını “ebedî çocuklar” olarak Sahibine teslim edenlerin
halini anlayamam elbette. Böyle bir imtihanla sınanmamayı dilerim Rabb’imden.
Ancak “Çocuk Taziyenamesi”ni yazan üstadımın hatırına ve hatırasına
yazdıklarımın, geçen hafta iki yavrusunu cennete gönderen Recai Özkaya ve
Nuray kardeşlerime ve diğer mahzun annelere ve babalara teselli olacağı, henüz
yavrularıyla birlikte olan kardeşlerime de kendilerine verilenlere hakkıyla
hamd etme vesilesi olacağı umudunu taşıyorum. Yazık ki, kalbimin dili bu
kadar!